The_dark_garden_by_Pestilential
MUTSUZ SON
Mayıs 21, 2015
baaaak
erdal
Mayıs 22, 2015
ÖSİS

ÖSS: Özbarzolar Seyahatle Selâmetle

İstanbul-Ankara istikametinde, Selçuklu döneminden kalma rezalet bir şehirler arası otobüs ile, kabus gibi bir seyahatteyim. Sol çaprazımda oturan ailenin kucağında tam yedi tane çocuk var, üçüze ilaveten ikişer ikiz doğrulmuş, yetmemiş bir adet de tekizin tohumları atılmış. Annenin çocuk doğurmaktan perti çıkmış, sağ memesi arka koltuktaki herifin omzunda. Yaş sıralamasına istinaden matruşka usulü dizmişler veletleri üst üste, her virajda birkaçı merdiven boşluğuna yuvarlanıyor, açılan her kontenjan anında bir başkasıyla ikâme ediliyor; öyle bir aile yapısı. Özbarzolar seyahat, bay yanı isterken küçükbaş arkası bilet kesmiş bana meğerse; tam önümde halatla koltuğa sabitlenmiş kurbanlık koyun var. Hayvancağızı tüy dökmesin diye straforla kaplayıp, ağzına koli bandı çekmiş yanındaki büyükbaş hıyar, teminatlı kargo paketi gibi yerleştirmiş yanı başına taşaklarını sıvazlıyor. Bir ara kokudan bayılmışım, uyandığımda apaçi kabilesininden fırlamış bir ergen muavin hurma ikram ediyordu yolculara. Seferi insan “gak da sahur yap la, camış gibi uyuyon!” diye dürtülerek uyandırılır mı gecenin bir yarısı yahu? Yolculuk öncesi oruç tutma zorunluluğu olduğu söylense Nihat Hatipoğlu’nu falan alırdım yanıma refakâtçi olarak, hazırlıksız yakalandık. Hayır, otobüs her an güzergahını değiştirip Kabe’ye yönelebilir ve benim daha abdestim yok. Yolda ineyim desem, koridorda namaz kılanların seccadelerinden adım atacak yer yok. Şöfor yola çıktığımızdan beri aralıksız ilahi yayını yapan 33.3 Radyo Cemaat’in sesini bir ara kısıp mikrofondan vaaz vermeye başladı ‘”Yolda osurmak caiz değildir lakin yine de abdest tazeleme molası vereceğiz birazdan. Kaybolan tesbihlerden müessesemiz sorumlu değildir. ” falan diye. Yanımda oturan metabolizmayı bir süre tanımlayadım, herif deyimi yerindeyse, tam bir USO: unidentifed sitting object, tanımlanmayan oturan obje yâni. İnsan olduğunu şehir merkezinden çıkışımızda güneşliğe hunharca sümkürmesinden anladım. Herif yolculuğun üçte ikilik kısmını, önündeki lcd ekranın kumandasını aramakla geçirdi; muavinden öyle bi kumanda olmadığını, ekranın  dokunmatik olduğunu öğrendiğindeyse tek parmak darbesiyle ekranı patlattı elinin ayarına konduğum. Koltuğun sırt bölümünün yaslandıkça geriye yatması hadi neyse de, kıç bölümünün oturdukça yere çökmesi ufaktan rahatsız etmeye başladı, hemzeminde bağdaş kurup sıra gecesi moduna geçmem an meselesi. Bir ara arka cephemden böyle minimal sarsıntılar ve hararetli soluma sesleri farkettim; bir döndüm ki arkamdaki cilalı taş devrinden ithal edilmiş bir hıyar, televizyondaki rihanna klibine yoğunlaşmış bir biçimde masturbasyon yapıyor. İndirmiş pantolonu paçaya kadar, daldırmış elini donun içine, çift koltukta tek oturmanın verdiği rahatlık ile verdikçe veriyor odunu. Üzerinde biriken ter damlacıkları 37 derecelik kabin içi sauna ısısında buharlaşıp, molalarda yoğunlaşarak asit yağmuru olarak üzerimize boşalıveriyor. Otobüsün içi öyle havasız ve sıcak ki, önlerde oturan bir hipopotam bir ara muavinden peştemalle kese isteyip içme sularını kafasına boca ediyor; tellağın eli kulağında. 450 kilometrelik kara yolunu 21 saatte tamamlayarak kırılması güç bir rekora kaşe atıyoruz; vardığımız otogarda bizi bir düzine ambulans ve cenaze arabası karşılıyor. 4 ölü, 12 ağır yaralı, 1 telef koyun, az önce doğumu gerçekleşmiş sekizinci erkek çocuk ve 42 intihar eşiğindeki bezgin yolcu olarak Ankara’ya ayak bastığımızda, yaşama şevkimi yitirmiş otuz yaşında ihtiyar bir delikanlıydım; ailemle helalleşip tımarhanenin yolunu tutuyorum.

irtibat